Umut, Siyah ile Beyaz Arasında Saklıdır
Futbol bazen doksan dakikaya sığmayacak kadar derindir. Çünkü bazı galibiyetler üç puan ya da bir üst turdan çok daha fazlasını ifade eder. Midtjylland karşısında alınan sonuç da tam olarak böyle bir akşamdı. Skor tabelasında yazan iki maçta üç gol, sıfır gol yenilmesi belki istatistiklere geçecek. Ancak tribünlerin, ekran başındaki milyonların ve bu takımı yıllardır takip edenlerin hafızasında kalacak olan şey rakamlar değil, yeniden hissedilen umut olacak.
Geçtiğimiz sezon Beşiktaş'ın en büyük problemi yetenek eksikliği değildi. Asıl sorun, ilk darbede dağılan, baskı altında kimliğini kaybeden ve oyunun kontrolünü rakibine bırakan kırılgan bir takım görüntüsüydü. Bir pozisyon kaçırıldığında omuzlar düşüyor, yenilen bir gol bütün planları yerle bir ediyordu. Taraftar da futbolcular kadar bunun farkındaydı. Kötü giden her dakikada aynı cümle kuruluyordu: "Şimdi dağılırız."
Ama bu kez sahadaki takım farklıydı.
Henüz maçın başında iki topun direkten dönmesi, eski Beşiktaş'ın psikolojik olarak teslim olması için yeterliydi. Fakat bu kez panikleyen bir takım yerine, oyunu yeniden dengeleyen ve ikinci yarıda rakibine kendi futbolunu kabul ettiren bir Beşiktaş izledik. Belki kusursuz değildi, belki hâlâ eksikleri vardı ama artık mücadeleden vazgeçmeyen bir takım vardı.
Bunun adı yalnızca taktik değişimi değildir. Bunun adı karakter inşasıdır.
Vincenzo Italiano'nun henüz yolun başında olmasına rağmen oluşturduğu en büyük fark tam da burada yatıyor. Oyuncular artık skoru korumaya çalışan değil, oyunu yönetmeye çalışan bir anlayışla sahaya çıkıyor. Rakip korner kullanırken bile önde oyuncu bırakabilmek, risk almaktan korkmamak ve "Ben senden çekinmiyorum." diyebilmek aslında teknik direktörün futbolcularına aşıladığı özgüvenin en net göstergesi.
Bu değişimin en güzel örneklerinden biri de kalede yaşandı. Uzun yıllardır Beşiktaş taraftarı kaleye gelen her topta istemsizce nefesini tutuyordu. Şimdi ise ilk kez bir kalecinin sadece kurtarışları değil, oyun görüşü ve ayağını kullanma becerisiyle takıma güven verdiği görülüyor. Savunma artık yalnızca topu uzaklaştırmıyor; oyunu geriden kurmaya da cesaret ediyor.
Elbette bu tablo pembe bir masal değil. Bu takımın hâlâ ciddi eksikleri bulunuyor. Golü bitirecek üst düzey bir santrfor, orta sahada rotasyonu güçlendirecek kaliteli isimler ve uzun sezonun yükünü taşıyacak alternatifler hâlâ şart. Avrupa ile ligi birlikte götürmek isteyen bir takımın yalnızca ideal on biriyle ayakta kalması mümkün değil. Yönetimin bu teknik ekibe gereken desteği vermesi artık bir tercih değil, zorunluluk hâline geldi.
Fakat bütün bunların yanında gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir gerçek var.
İyi takımlar transferlerle kurulur, büyük takımlar ise fikirlerle.
Beşiktaş bugün belki eksik kadrosuyla mücadele ediyor ama artık ne yapmak istediğini bilen bir görüntü veriyor. Oyuncuların birbirine olan inancı artmış durumda. Kaybedilen toplardan sonra verilen reaksiyon, savunmadan hücuma geçişlerdeki cesaret ve oyunun her anında hissedilen enerji bunun en büyük kanıtı.
Belki sezon sonunda kupalar gelir, belki gelmez. Futbolda bunun garantisini kimse veremez. Ancak bir takımın yeniden ayağa kalkması, çoğu zaman kaldırdığı kupadan önce başlar. Önce insanlar inanmaya başlar, sonra futbolcular birbirine güvenir, en sonunda da başarı gelir.
Midtjylland karşılaşmasının ardından akıllarda kalan en önemli şey işte buydu.
Beşiktaş sadece bir rakibini elemedi.
Belki de uzun zamandır peşinden koştuğu futbol kimliğini yeniden bulmaya başladı.
Çünkü umut, bazen bir golde değil; vazgeçmeyen bir bakışta, mücadeleden kaçmayan bir karakterde ve siyahla beyazın yan yana durduğu yerde saklıdır.